ARAPÇA MUKADDİMESİ
Biz yalnızca Arapça öğrenmiyor, zorla elimizden alınanları geri almaya çalışıyoruz…
Sarf ilmini ve kelimeleri öğrenmek sadece kuru kuru mana vermekten ibaret değildir. Asıl gayemiz, o ayetin indiği manevî iklimi kavramak ve önce kendi nefsimizden, sonra başkalarından cehaleti kaldırmak için bu ilmi öğrenmektir. Zira tarih boyunca İslam medeniyetine hizmet edenler, bu ilimlere sımsıkı sarılmışlardır.
Ancak tarihimizde yaşanan bazı kırılmalar bu bağı zedelemiştir. 1 Kasım 1928’de bir gecede bin yıllık alfabe değişmiş, alimler cahil, okur yazarlar okuyamaz, yazamaz hale getirilmiştir. Harf devrimi yeni nesillerin 1928 öncesiyle bağının kesilmesi, gemilerin yakılması demektir. Hiçbir milletin böyle geçmişi ile bağının koparıldığı bir tarihi yoktur. İnsanlığın tarihsel gelişimi boyunca dil meselesi sömürge ve kaos artışının oluşması için daima önemini korumaya devam etmiştir.
İnsanlığın hafızası, muhayyilesi, düşünebilmesi sayutlama yeteneği büyük ölçüde bildiği kelime sayısı ve kullandığı dille ilgilidir. Eğer bir toplum diline yabancılaşırsa, bu şu anlama gelir: O birey ve toplum kendisini var kılan tarihsel ve toplumsal değerleriyle bağ kuramıyor demektir. Çünkü insan kendisini kendi yapan tüm değerleri ile ancak bir dil aracılığı ile ifade edebilir. Bundan dolayı bir toplumun dilinin bozulması, kelime kavramının anlam kaybına uğraması, o toplumun yarın bir gelecekte yok olması demektir.
Harf inkılabının bize tesir ve faydası; “Kültür değişimini kolaylaştırmaktır. Amacı, yeni nesillere geçmişin kapısını kapatmak, Arap ve İslam dünyası ile bağlarını koparmak, dinin toplum üzerindeki bağını azaltmaktır. Yeni nesiller eski yazıyı öğrenemeyecek, yeni yazı ile çıkan eserleri biz inceleyeceğiz, zira eserleri eski yazı ile yazılmış olduğundan okunamayacak ve dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktır.” – İsmet İnönü
Bunun en acı örneklerinden biri Endülüs’tür. Yaklaşık 800 yıllık İslam medeniyetinin o coğrafyada sönüşünden sonra, kalan Müslümanlara ve dillerine sistemli bir baskı uygulanmış; isimleri bile zorla Hristiyan isimleriyle değiştirilerek kimlikleri silinmek istenmiştir. Sıkışıp Osmanlı’dan yardım istediklerinde ise büyük bir cihan devleti olan Osmanlı içerideki zor durumlar ve mesafeler yüzünden yetişememiştir. Gırnata’yı terk ederken arkaya bakıp ağlayan son sultan Ebu Abdullah’a annesi Aişe Hatun’un sarf ettiği o acı söz, hafızasını ve gücünü yitiren bir milletin halini kısaca anlatır: “Ağla oğlum ağla! Zamanında erkek gibi savunamadığın vatanın için şimdi kadınlar gibi ağla!”
İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinin buyurduğu gibi: “Kâfiri aziz etmeyin, yollarından biri onlarla ve onların diliyle konuşmaktır.”
İnsanlık tarihi boyunca dil meselesi çıkar doğrultusunda sıkça kötüye kullanılmıştır. İnsanın hafızası ve düşünce dünyası büyük ölçüde kullandığı dil ile doğrudan ilişkilidir. Eğer bir toplum kendi diline yabancılaşırsa, o birey ve toplum kendisini var eden tüm değerlerden kopmuş demektir. Zira “dil, lisan bayrak gibidir.”
Anlaşılacağı üzere: “Dil kapanınca din de kapanıyor”. Necip Fazıl Kısakürek’in “Derdimi ifade etmeyen harflerin acziyetini sana şikayet ediyorum Yâ Rabbi!” sözü, bu acziyetin ve kaybın büyüklüğünü en güzel şekilde özetlemektedir.
Kendini ifade edemeyen birey kimliğini kaybeder. Kimliğini yitiren birey ise açlık kompleksine kapılır ve onu ele geçirmek çok daha kolay olur. Bu nedenle Arapçayı ve kelimelerin köklerini öğrenmek, sadece akademik bir çalışma değil; kaybedilen hafızayı, tarihi ve kimliği yeniden iade etme mücadelesidir…